Lübnan’da son aylarda sıklıkla atılan “thawra” (devrim) sloganları oldukça önemli. Çünkü Suriye’de Mısır’da “thawra” diyenlerin başına neler geldiğine yakından tanıklık edip, Yemen’i duyup, Sudan’da, İran’da, Irak’ta sesini çıkaranın nasıl bastırıldığını bilip de dört aydır sokaklarda olmak için hem çok kızgın hem de cesur olmak gerekir.

Konu Lübnan gibi küçük ve güçsüz bir ülke olduğunda sık sık bölgenin muktedirlerinden ya da doğal gaz boru hatlarından konu açılıp, ülkede olan bitenin analizi de kısır bir vekalet savaşına indirgenir. Ancak Lübnan’da olan biteni anlamak için ne İran-Suudi Arabistan çatışmasına ne de İsrail’in evvelden beri süren planlarına bakmak yeter. Zira tarihi iç savaş ve suikastlarla dolu bir ülke olarak Lübnan halkı her türlü komplo teorisine en az hepimiz kadar hâkim ve hayli tedirgin.

Onlar da iyi bilirler kimsenin Lübnan’ı tek başına ciddiye almadığını, içinde Fransa, Amerika, İran ve Suud geçmeden Lübnan bahsi açılmadığını; başbakanlarının günlerce dalga geçer gibi rehin alındığını, ordularının güçsüz olduğunu, İsrail’in tepelerinde hazır beklediğini, ülkedeki yabancı muhaberatın kendi istihbarat ağlarından daha güçlü olduğunu, mecliste oturanların kendilerini değil bölgenin meşhur muktedirlerini temsil ettiğini görürler. Bu nedenle de devirmeye kalktıkları meclisin en az o muktedirler kadar iktidara dişlerini, tırnaklarını geçirdiğini ve kolay kolay gitmeyeceğini, iyi bilirler. Tüm bunlara rağmen yüz günü aşkın süredir sokaklarda ısrarla “thawra” diyorlar.

Her ay iki farklı elektrik faturası

Son bir yılda Lübnan’da giderek artan grev ve protestoların temelinde yolsuzluğun yanı sıra art arda gelen zamlar ve emekli maaşlarını dahi etkileyen maaş kesintileri yatıyor. 2019 yazında emekli askerler ve öğretmenlerin maaş kesintilerini protesto etmelerinin ardından Eylül ayında benzin ithalatçısı firmalar da pek çok kez greve gitti. Lübnan hükümetinin son bir yılda artırdığı vergiler “yapısal reform” adı altında sunulsa da halk yıllardır çözülemeyen elektrik, su ve altyapı problemlerinin asıl sebebini siyasilerin yolsuzluğu olarak görüyor ve daha fazla vergi ödemek istemiyor.

Bu problemlerin neden çözülemediğine basit bir örnek olarak: Lübnanlılar her ay iki ayrı elektrik faturası ödüyor, biri devletin verdiği ve günde 4 ila 16 saat arası kesilen elektriğin bedeli, diğeri de bu kesintiler sırasında devreye giren jeneratörün faturası. Jeneratör sektörü oldukça kârlı ve birçok milletvekilinin ya da akrabalarının jeneratör şirketi bulunuyor. Elektrik kesintisinden para kazananla kesintilere çözüm bulması beklenen aynı kişiler olunca, soruna yıllardır kalıcı çözüm üretilemiyor. Ülkede su yönetimi de yine özel sektör ve devlet arasında elektriğe benzer şekilde bölüşüldüğü için her gece özel şirketlere ait tankerler binalara temiz su taşıyor. Öte yandan kartelleşen telekomünikasyon sektörü sebebiyle Lübnanlılar Dünya’nın en pahalı internet ve GSM hizmetini kullanıyorlar. Birini normal hattan aramak çok pahalı olduğu için de Whatsapp temel iletişim aracı olarak çok yaygın. Tüm bu sorunları çözmek yerine Ekim ayında Whatsapp’a da ayda 6 dolar vergi getirileceğinin açıklanması insanları sokağa döken son nokta oldu. O günlerde bir protestocu kameralara şu veciz sözleri bağırıyordu: “Yakında k*çımıza da sayaç takıp b*kumuzdan vergi alacaklar!”


Eylemcilerin sökülen çadırların demirleriyle yaptığı Anka kuşu heykeli, 31 Aralık 2019, Downtown – Beyrut

Rejimin temelini kuran üç unsur

Peki, her şeye rağmen Lübnan’da devrim hayali kurulabilir mi?
Diğer Arap ülkelerinin aksine Lübnan’da iktidar tek bir merkezi gücün elinde toplanmaz, çok aktörlü ve mezhepçi bir rejim söz konusudur. Lübnanlı Akademisyen Jamil Mouawad bu rejimin temelini kuran üç unsuru şöyle sıralıyor:

Hegemonya

İlki, söylem ve imgeler üzerindeki hegemonya ve kontrol: Lübnan’da iç savaş bittiğinden beri ortalama bir vatandaş kendi mezhep liderinin koruması ve yardımı olmadan bir gelecek hayal edememektedir. Liderler mezheplerin varlığının ve çıkarlarının korunmasının bir taahhüdü gibidir. Bu liderler, devleti zayıf ve etkisiz, kendi partilerini ve çevresini ise güçlü tutarak vatandaş-devlet arasında bir ilişki kurulmasına izin vermezler. Vatandaşlık haklarına ve hizmetlere erişimin yolu parti çevreleriyle temas halinde olmaktan ve mezhep liderlerinden geçer. Faklı mezhepler etrafında kutuplaşan halkın birbirine düşmanlığı beslenirken aynı mezhep içindeki partilere yönelik eleştirel sesler kabul edilemez. Bu eleştiriler dış mihrakların maşası olarak ifşa edilir.

Şiddet

İkinci unsur ise şiddet. Yalnızca Hizbullah’ın sahip olduğu silahlar değil, her türlü şiddet mekanizması (sembolik ya da fiili) muhalif sesleri bastırmak için kullanılır. Caddelerde göz korkutmak için ortaya çıkan sopalı/silahlı konvoylar, yol aramaları, parti liderlerinin mahallelerinde kontrol noktaları ve bariyerlerle sarılan sokaklar bu sembolik şiddetin parçasıdır. Şehir hayatı bu simgesel unsurlarla mezhep liderlerinin/mezhebin korunduğu bir yer haline gelir.

Sermaye

Son olarak da sermayenin kontrolü. Ülkeyi yöneten mezhep-partileri bir yandan devleti oldukça zayıf ve güçsüz tutarken bir yandan da devletin tüm kaynaklarını kendi şirketleri, bankalarına aktararak zenginleşirler. Kamu ve özel sektör arasındaki ayrım belirsizleşir, artık kimin iş adamı kimin bakan olduğu birbirine girer.

Bu mezhepçi yapının seçimle gitmesi mümkün değil zira seçim sistemi de bu düzeni devam ettirecek şekilde kurulu. Seçimlere katılım yüzde 50’yi bulmamasına rağmen ve oy alsalar da almasalar da 40 yıldır aynı partiler ve aynı aileler mecliste.

Bu seçim sistemi ve meclisteki kontenjanların kaldırılması için yapılan protestolar da sonuç vermiyor. Ufak reformlar yapılsa da meclisteki partiler kendi koltuk sayılarını tehlikeye atacak bir düzenleme yapmaktan kaçındı. Son yerel seçimlerde ve genel seçimlerde bağımsız bloklar ön plana çıksa da yine mezhebe dayalı kontenjan sistemi sebebiyle başarılı olamadılar. Yani Lübnanlılar ne seçimlerle bir değişim yaratabildi ne de seçim sistemini kökten değiştirebildiler. Mevcut rejimdeki partiler de 40 yıllık iktidarlarını kendi elleriyle geri vermemeye kararlı.

“Bu bir hareket değil, bu bir devrim”

Son dört ay içinde gittikçe büyüyen protestolara karşılık siyasi liderlerin verdiği tepkilere bakıldığında rejimi ayakta tutan üç temel unsurun korunmaya çalışıldığı görülüyor. Başbakan Hariri’nin istifasından hemen önce Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın yaptığı konuşma buna iyi bir örnek. Nasrallah bu konuşmada göstericilerin istediği gibi hükümet düşerse büyük bir kaos olacağını, Allah esirgesin iç savaş günlerine dönülebileceğini, bölgedeki krizlere bakıldığında bu durumun çok riskli olduğunu, bu nedenle hükümetin ve Hariri’nin istifasını kesinlikle kabul etmeyeceklerini bildirdi. Başka bir deyişle, Lübnanlıları hem geçmişleriyle hem de bugün Suriye ve Yemen halkının içinde bulunduğu durumla korkutarak geleceğin hayaline de set çekti. Daha sonrasında bütün siyasi liderlerin, hatta emniyet güçleri şefinin eylemcilere yönelik konuşmaları da benzer şekilde iç savaş hatırlatmaları ile doluydu. Ancak kendileri de iç savaştan kalma olan bu liderlerin yaptığı “hükümetsiz” bir Lübnan’ı kaosun beklediği uyarısı eylemcileri korkutmaya yetmedi. Çünkü 2005’teki Hariri suikastının ardından 2,5 yıl hükümetin kurulamadığı, daha sonra 9 yılı seçimsiz, 2 yılı da meclis anlaşıp cumhurbaşkanı seçemediği için başkansız geçen Lübnan’da, hiçbir derde deva olmayan hükümetin düşmesi de artık korku yaratmıyor. Nasrallah’ın protestolara yönelik “Ben buna bir hareket diyorum” sözlerine tepki olarak meydanlarda sıkça atılan sloganlardan biri ise “Bu bir hareket değil, bu bir devrim” oldu.

Ne Hariri’nin istifası ne de polisin ve partizan grupların saldırılarının yıldırdığı eylemlere karşı son silah olarak sermaye kısıtlaması kullanıldı. Kasım ayından beri bankalardan döviz ve nakit çıkışını kısıtladı. Ekonomi diasporadan gelen dövize ve tüketim ithalata dayandığı için de bu durumun halka yansıması oldukça ağır oldu. Bankalardan döviz alınamaması dışarıda da karaborsa oluşmasına yol açtı. Giderek alım gücü düşen Lübnanlılar ise eylemlere devam ederken, son bir ayda pek çok bankanın şubeleri ve ATM’leri protesto amacıyla kırıp döküldü.

“Parlamentoculuk” oyunları

Kısacası minicik Lübnan’da Batı’nın ya da İsrail’in oyunlarına, vekalet savaşlarına, bölgenin muktedirlerine, doğal gaz hatlarına hacet kalmadan da ülkenin kendi siyasi elitleri kendi varlıklarını sağlamlaştırmak için sürdürdükleri mezhepçi sistemle, halka bindirdikleri vergilerle, dalga geçer gibi oynadıkları “parlamentoculuk” oyunlarıyla işleri bu noktaya getirdiler. Mevcut siyasal zeminlerde hareket alanı kalmayan Lübnanlılara ise yeniden “thawra” demekten başka yol kalmadı.

Peki, protestocular son dört ayda ne elde etti?

Geçtiğimiz dört ayda göstericilerin temel ilkesi sokağı bırakmamak ve mevcut liderlerle uzlaşmamak oldu. Şehir meydanında kurulan çadırlar, pek çok kez polis, asker, Aounists, Amal Hareketi ve Hizbullah mensuplarınca pek çok kez saldırılmasına rağmen tekrar tekrar kurularak dört aydır boş bırakılmadı. Her kesimden her yaştan insanın bir araya gelebilmesi, yıllar sonra Lübnan’daki çok mezhepli yapının millet olmaya engel olduğu inancını derinden sarstı. Lübnan halkının son aylarda hissettiği duyguyu, eylemcilerin şehir merkezindeki parlamento binasını çevreleyen duvarların üzerine yaptığı yüzlerce graffitilerden biri şöyle yansıtıyor: “İç savaştan sonra ilk grup terapisi.”

Protestoların rejime verdiği en büyük yenilgi, liderin varlığı olmadan gelecek hayali kuramamak fikrini yıkmak oldu. Hiçbir siyasinin uzlaşma çağrısı karşılık bulamadı. Her mezhepten bütün liderlerin isimleri tek tek sayılarak “hepiniz yani hepiniz (kellon yani kellon)” sloganının etrafında birleşildi. Bu slogan, yani “hepiniz aynısınız” söylemi, 2015’teki cop protestolarında doğmuş olsa da söz konusu tek tek liderlerin isimlerini saymaya geldiğinde işler değişiyordu. Bugünkü protestoların en belirgin farkı ise Saad Hariri, Michel Aoun, Gebral Bassil, Hasan Nasrallah ve Nebih Berri gibi sembolik ve fiziki şiddetin yanı sıra ekonomik kaynakları da elinde tutan güçlü liderlerin kendi tabanları tarafından da ilk defa yüksek sesle protesto edilmesi oldu. Buna cevap olarak barışçıl göstericilere sopalarla saldıran, çadırları yakan partilere bağlı gruplar bu sesleri bastırmaktan çok daha da yükseltti. Şehir meydanında çadırlar her seferinde yeniden kurulurken, eylemciler yanan çadırların demirlerinden yaptıkları bir Anka kuşu heykelini de meydanda ışıklandırarak bu çabanın sonuç vermeyeceğine işaret etti.


“Kellon yani kellon – Hepiniz yani hepiniz”

Eylemler Beyrut’un ötesinde güneyde ve kuzeyde ekonomik olarak yıllardır sıkıntıda olan bölgelerde de geniş yankı buldu. Başta Tripoli olmak üzere kuzeydeki illerde ise zaten popülerliğini kaybettiği bilinen Hariri’nin ve Cumhurbaşkanı Aoun’un, güneyde ise dokunulmaz görünen iki Şii lider Nasrallah ve Berri’nin kendi tabanlarında ilk defa bu denli yüksek sesle protesto edilmesi rejimin iç savaştan beri koruduğu otoritenin kırıldığına işaret ediyor.

Öte yanda zayıf Lübnan devleti-güçlü partiler fikri de giderek çöküyor. Eylemciler kamu kurumlarının geri kazanılmasını talep ediyor, yolsuzluğa batmış kurumları bir bir hedef gösteriyorlar. Lübnan Elektrik İdaresi’nin ve Merkez Bankası’nın önündeki eylemlerde kamudan hesap verebilirlik ve şeffaflık talepleri yineleniyor.

Lübnan’da devrim ne zaman, nasıl gelir bilinmez, ancak Ortadoğu’nun bu küçücük ülkesinde, her şeye rağmen devrimi düşleyen ve sokakları dolduran insanların varlığı bölge için umut veriyor.

25 Ocak 2020

http://m.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/219101-lubnan-ic-savastan-sonra-ilk-grup-terapisi